Rushmore

Daha önceleri çok fazla wes enderson izlememiş biri olarak yönetmenin sanatsal yorumlarını filme nasıl aktardığı konusunda yorum yaparak anderson hayranlarını ve onu daha önceden takip eden kardeşlerimin gururlarını kırmayacağım tabii ki; lakin benim de söylemek istediklerim var. Anderson benim için biraz geç keşfedilmiş bir yönetmen oldu ki adamın en az 20 yılı aşkın bir sinema hayatı var, bu da benim öküzlüğüm olsun napalım. Moonrise kingdom ile başlamıştım bu serüvene, özellikle mekanların ve karakterlerin renkli oluşu, farklı diaglor, biraz absürd mizah beni çekmişti ama tam olarak sevememiştim bu filmi. Daha sonra the royal tenenbaums u izledim ve taşlar yerine oturmaya başladı bende. İlk filme göre bu filmi daha çok sevmiştim. karakterler daha olgun ve mekanlar daha canlıydı, rushmoreda da gördüğümüz bir “ulaşılmaz kadın” bu filmde de işlenmiş ve o kadar değişik işleniyor ki bu karakter olgusu bütün amerikan klişelerinden çok uzak çok sanatsal, neyse çok fazla kıyaslama yapmaya gerek yok zaten bu adamın izlediğim filmlerinde çoğu şey ortak. Bill murray görünce şaşırmıyorum, ha daha önce sevmezdim kendisini ama andersonla beraber çok farklı bir boyut kazanmış oyunculuğu.

Şimdi bu filmin zaten türkiyede nasıl algılandığı çok ortada, türkçeyede zaten çılgın liseliler olarak çevrilmiş. bir türk bu film izlediğinde “ha ha liselilere bak ya çok çılgınlar” diye izliyor filmi mesela, oysa cok daha fazlası var bu filmde, bir genclik filmi olabilir ama kesinlikle bir “liseli” filmi değil.

Filmin ana karakteri maxı canlandıran jason schwartzman bu filmde bu destansı oyunculuğu sergilerken daha 18 yaşındaymış, inanılmaz bir oyunculuk sergilemiş. Bence oscarları leblebi gibi toplaması gerekirdi bu filmle ve bundan sonra ama olmamış. andersona karşı bir lobi var sanırım akademide. Yoksa aklım ermiyor şu film hakkında bu kadar az film eleştirisi olmasına. Şu filmden bir oscar performansı çıkmış o da bill murray mış akademiye göre.

Ya bir şey dicem bak ciddi diyorum filmin başlandığı andan son saniyesine kadar inanılmaz zevk aldığım bir film oldu. ulan her karakter işini o kadar iyi yapmış ki çoğu çocuk mesela, max ın en yakın arkadaşı annesi çekici olan dirk adlı çocuk falan 12 yaşında daha, zaten afacan denisde oynamış kücükken bizzat denis olarak belliymiş ama wes andersonun cast seçimine bayılıyorum. Adı sanı duyulmamış adamlara öyle bir dünya kurup öyle işler yaptırıyor ki ben bu kadar güzel bir film yapsam ve çok umursanmasa hayata küserim.

Kendi dalında bence gelmiş geçmiş en iyi film. kendi türü deyince hangi tür bilmiyorum o zaman direk wes anderson türü drama ve komedi diyorum, Tartışmasız en iyisi. 10 üzerinden 9.8 falan verdim.

Maslow’un Piramidi, Sosyal Medya ve Dünya’nın Sonu


Maslow’un piramidi teorisine göre en tepede insanın hayatta kalması için zorunlu ihtiyaçlar var fakat bu yanlış bir bilgi. bunların en tepesinde insanlığın kendi kendini yok etmesi yer alıyor. Maslow kendi çağının gerekliliklerini dile getirdiği için tarihi olarak haklı bir tespitte bulunuyor; fakat bu tez geçerli değil. insanlık kendi kendinin sonunu getirecek kendini yok edecek yola çoktan girdi bile. Bunun sosyal, siyasi, çevresel faktörleri var.

Sosyal ayağı sosyal medyanın ortaya çıkması ve büyümesi. sosyal medya insan ilişkilerini, insanların birbiri ile etkileşimini geliştirmek yerine tam tersi olarak onları yok etmek için uğraşıyor. Sosyal medya insanlarda hızlı tüketme, sahte kişilik, yanlış bilgilendirme, düşünce tarzını yanlış yönlendirme gibi kötülükleri doğuruyor. sosyal medyayı aktif olarak kullanan insanların beyni asit dökülmüş madde gibi eriyor. İnsana dair bütün o kocaman sosyalliği yeniden düzenliyor, bulmacanın parçalarını hedefi ve amacı olmayan bir yapboz gibi rastgele yerleştiriyor. İnsanın kafasındaki yapboz artık güzel resmi değil, çarpık ve çirkin bir resmi simgeliyor. Bilinç yeniden şekilleniyor, vucut mekanikleri ve istekleri bu kaosun içinde taş devrini yaşıyor. bireyselcilik yok olup, kendini kollektif algının çamuruna saplıyor. Debelendikçe içine batan, dipsiz bir kuyunun içindeki karanlıkta, sahte güneş ışığıyla daha da büyüyor; fakat büyüyen biz değil ellerimizle beslediğimiz karanlık bir kaos oluyor.

Bundan 70 sene önce, mülteci sorunu diye bir şeyden bahsedemezken şimdilerde böyle bir sorunla karşıkarşıyayız. neden mi? “globelleşen dünya” sayesinde. Sınırların olmadığı, teknolojinin uzakları yakın ettiği bir sistemin içinde bir şeylere ulaşmak her zaman daha kolay. Bir ülkeye, bir insana, bir bilgiye. ama insanoğlu durur mu? Sürekli olarak kendi şartlarını iyileştirme çabası içinde olan insan, daha iyisini, daha gelişmişini arzulayan bir canlı. Bir mülteci ülkesindeki anlamsız savaşta kalmak yerine daha iyisine uzanmak istiyor; çünkü sosyal medya, internet, televizyon öyle olduğunu söylüyor. bu filmde “herkes” o filmin kahramanı olabiliyor. O yüzden bir ortadoğu ülkesinde pislik içinde yaşayıp yok olmaktansa, kendisinin farkına varılacağı güzel bir cenette neden yaşamasın ki? Haklı bir sebep. fakat bu ayrıcalıklara ulaşamayan, çirkin ve fakir kesim? Dinden başka hiçbir şeyi olmayan toplum tarafından bir köşeye atılmış o çaresiz insan? Kontrol etmesi ve bir güzel vaade inandırılması çok daha kolay olan o insan? kendini “olmak istediği” insanların arasında patlatarak intikamını alıyor, önemli birisi oluyor. bu süreç ülkeler arasındaki gelişmişlik seviyesinin yarattığı fark ile, gelir adaleti terazisinin bir tarafının çok daha ağır basması devam ettikçe devam edecek bir süreç, geçiktirilebilir fakat teknoloji sayesinde, teknolojiyi kötü emeller için kullanacak, korkusuz ve kaybedecek bir şeyleri olmayan insanlar tarafından daha da agresif olarak kullanılacak ve global terör, ulusal milliyetçiliğe o da diktatör hükümetlerin başa gelmesine böylelikle sağı solu belli olmayan analitik düşünceden yoksun tek adamların dünya adına kötü kararlar almasına neden olacak. Bu şekilde insanlığın sonu “sona” bir adım daha yaklaşacak.

Çevresel faktörler hakkında söylenecek pek fazla bir söz yok. Bir rapor diyor ki ” atmosferdeki karbon oranı artışının geri dönülemez olan noktayı geçmiş olmasıdır. şu andan itibaren tüm dünya fosil yakıt tüketiminden vaz geçse bile dünyayı venüse çevirecek küresel ısınma süreci başladı” bu belki bizi ilgilendiren bir konu değil. Fakat gelecek nesillerimiz bu sorunla bize söve söve baş etmeye çalışacak. insanoğlunun keyfi yerinde rahat yaşayan son 5-6 nesilinden biriyiz. 1940’lardan bugünlere o kadar mutlu mesut bir şekilde geldi ki cezası 500 yıl içinde insanoğlunun yok oluşunu tetikleyecek.

Özgürlük

Bu nasıl bir kavramdır böyle? Böylesine önemli fakat böylesine işlevsiz. özgürlüğün zerre tanesini hissetmiyorum içimde. Yaşadığım hayat, verdiğim kararlar, diğer insanların seçimleri. gerçekten ne özgürlüğü? Size ancak ne zaman özgür olabileceğinizi söylim mi. Bir padişah olmalısınız çevrenizde sayısız cariye, bir emrinize kelleler vurulacak, bir el hareketizle şarabınız ağzına kadar doldurulacak. Değilse bizim özgürlük hakkında 2 kelam etmeye dair hakkımız bile yok böyle bir hayat yaşamıyorsak. Çünkü 3 kademli bir sistem süzgecinden geçiriliyoruz.

Birincisi devlet denen mekanizma çok fazla anlatmaya gerek yok sanırım. İnsanların düşüncelerini bile söyleyemediği bir dünyada yaşıyoruz değilse birileri sizi başka ülkede bile olsanız gelip doğrayabiliyor ve üstünü kapatabiliyor. Finlandiya gibi bir ülkede olsanız bile, doğru veya yanlış nedir ayrımında tamamen kopuk; çünkü özgürlük sadece doğru olanı yapmak olarak tanımlanamaz herhalde, asla ve asla özgür değilsiniz. Olsak olsak emeğini yaşamak uğruna satan basit, aptal ve her adımı tahmin edilebilir ucubeleriz.

Bir diğeri aile ki devletten geri kalmayan fakat daha özel kararlarınıza müdahale eden bir sistem. arada duygusal bir bağ olmasının yanında, genetikle geçen extra bir çekim kuvveti var. Onları ikna etmek zor, savaşmak yıkıcı iken sözlerine itaat etmek ise en karlısı oluyor. İki tarafın da en çok kazandığı anlaşma böyle sağlanıyor.

Arkadaşlarımızın hayatımıza müdahale etmesine çoğu zaman biz izin veriyoruz çünkü içinde bulunduğumuz duygusal sıkışmayı tek başımıza atlatamayacağımızı düşünüyoruz. Bu bir yanılgı mıdır yoksa gerçeğin ta kendisi midir şöyle bir düşünelim. Eğer özgürlükten bahsediyorsak bu, bir yanılgıdır. Fakat buna engel olmak o çevreden dışlanmaya, yalnız bırakılmaya zorluyorsa gerçeğin ta kendisidir.

Bunlara ek olarak beynimizin bize oynadığı oyunlar var ki, onu yenmek seneler alıyor, sınırsız acılara katlanmayı gerektiriyor. Yukardaki tüm sınırların üstüne bir de kendini sınırını çiziyor. Sonuç olarak ipleri başkalarının elinde olan çirkin kuklalar haline geliyoruz, özgürlük dilimizde yaşayan fakat ruhumuzdan çoktan çıkmış birkavram olarak kalıyor.

Yol

İnsanın önüne bembeyaz bir yol cizmesi çok önemli. O yola öyle kararlı girmek lazım ki içinde yanan o güzel ışığın her daim seni aydınlatması gerek. Karşılığında o yolu, ilk çıktığın andaki kadar temiz ve berrak bırakmalısın. Kararlarının arkasında durmak ve o yolu ne pahasına olursa olsun katedip bitirmek. O yolun sonunda hiçbir şey olmasa bile önemli olan o güzel yolu kendine çizebilmek ve o yolu büyük bir zevkle yürümek. İşte insana en iyi gelen şeylerden birisi bu olmalı, en azından benim için öyle. O yol öyle güzel ki gittikçe güzelleşiyor, bazen emekleyerek bazen koşar adımlarla bazen de saatlerce oturup dinlenerek yürüyorum. Fakat Konfüçyüs’ün de dediği gibi. “Hiç durmadığın sürece bir yolu ne kadar hızlı katettiğinin hiç bir önemi yok.” Güzel söylemiş üstad ve  ben bu tavsiyeyi dinliyorum. Bunu hatırlatıyorum kendime. Bohçamda ise iyilik, nezaket, dürüstlük ve adalet var sırtımda taşıdığım beni yavaşlatmak yerine daha hızlı yürümemi sağlayan.

Source: 1

Rüya

Hayata dair, hayat neyse artık, o kadar komik ki bütün onca karmaşayı sadece bir kelimeye indirgemek. Milenyum çağına girip artık bambaşka bir hayat yaşayacağımızı sanmak kadar basit ve gülünç, ya da hayatta küçük başarılar elde edip yıllarca bununla övünmek, bu övüncü yaşamı devam ettirebilecek bir çıkış noktası olarak görmek. Allahım, neden, bu belirsizlik bu derece eşit dağılmış, düşünce tarzının her bir tanesi o kadar belirsizlik ki, platon idealer dünyasından bahsederken buna mı değinmeye çalışıyordu acaba. Bu dünyadaki her bir nesnenin özü, başka bir dünyada gerçek karşılığını mı buluyordu? Ama o kadar çok dünya var ki, gerçekten hangisinde yaşıyoruz? Bunun cevabını asla veremiyorum, çünkü başkaları da var, onlar benim beynimin ürettiği simülasyonlar olsa bile benden bağımsız, hatta şöyle söyleyeyim görüntüsü benim hergün aynada baktığım kendimden ayrı. Beni diğer insanların bağımsız olduğuna iten tek şey bu. yoksa diğer türlü, rüyalarımda nasıl onları birer kukla gibi oynatırım, rüyalarımdaki davranışları nasıl bana garip gelmektense tam tersi bizzat açıklayıcı olur. Benim gerçekliğim hangisi, neden bu soruya rüyalar olarak cevap veriyorum. Neden orada sorularımın, hayata dair sorularımın cevabını bulabilirken, tam da burada bu satırları yazan ellerimin, gerçeklik kokusu en keskin ve acı olanın dünyası bu derece sahte geliyor. Bundan asla emin olamayacağımı, hangisinde yaşadığımı bilemeyeceğim. Rüya içinde rüya görmek gibi, birden fazla dünyada yaşadığımı hissediyorum. hayır psikanaliz bunu açıklayamaz, sadece bu dünya zamanla, çok daha bilinçlendiğimiz, gerçeklik duygusunu en çok tattığımız dünya, akıl yürütebildiğimiz dünya. Ama aslında diğer dünyalarda farksız buna o kadar eminim ki. eğer başka insanların, benim zihnimin birer yansıması olduğunu kanıtlarsam bunu da açıklayabileceğim. o zamana kadar rüyalar benim en sevdiğim dünyam, eşsiz parçamın tacı olacaklar.

Source: 1

Favori 5 Dizi Listem

Bir konu hakkında her zaman ilk 5 belirlemeyi ve bunu çevremdeki insanlarla paylaşmayı sevmişimdir. Bu tasnifi kitaplar,filmler,müzikler,animeler hakkında yapmak daha da hoşuma gider. Bugün de favori dizilerimden bahsetmek istiyorum.

1) Boardwalk Empire

5 sezondan oluşan bu muhteşem dönem dizisi 1900’lerin başındaki içki yaşasağını ve bunun çevresinde gelişen olayları anlatır. Dizide Al Capone bile işlenir başrol olmamasına rağmen. Kostümler, karakterler, mekanlar o kadar kusursuzdur ki kendinizi tam da o dönemde, o anda hissedersiniz. Her bir bölümü ve her bir sezonu aynı güzellikteki bu diziyi izlemediyseniz şiddetle tavsiye ederim.

2) Mr.Robot

Ne yalan söylim diziyi izlemeye ilk başladığımda bir hacker çocuk var ve devlete karşı ufak tefek hacklemeler yapıyor, sistemi eleştiriyor sanırım çerezlik izliyeyim diye başladığım daha sonra ise bu düşüncemin okyanusta bir kum tanesi kadar küçük kaldığını farkettiğim şahane dizi. Hani bazı dizileri izlerken orgazm olursunuz ya, kelime oyunları, yaşanan olaylar, beyin fırtınası size o hazzı yaşatır. İşte tam olarak öyle bir dizi ve henüz bitmiş değil. Yeni sezeonu 2019’da yayımlanacak bu harika diziyi izlemediyseniz çok şey kaçırırsınız.

3) Six Feet Under

Six feet under deyince bile ruhumu gölgeler kaplıyor, dramın içinde boğulacakmışım gibi geliyor; çünkü insan ilişkilerini bu dere çıplak,gerçek ve insanın yüzüne vuran bir dizi daha yoktur. Her şey o kadar gerçek ki, herkesin bildiği ama kimsenin birbirine söylemeye cesaret edemediği gerçeklikleri öyle anlatıyor ki şaşıyor kalıyorsunuz. Malesef bu hüzüne ve drama sadece bir kaç sezon dayanabildim fakat duygusal dengem düzeldikten sonra devam edip bitireceğim.

4) Breaking Bad

Ahh be Walter White, senden kopalı tam tamına 5 sene oluyor ama özlemin hala içimde durur. O kamera çekim teknikleri, o olay kurgusu, o senaryo  o karakterler gerçekten muhteşem. Yeri bende her zaman ayrıdır ve ayrı kalacak. İleride belki bundan bi 10 yıl sonra artık tamamen unutmaya başlayınca tekrar izlemek isteyeceğim güzellikte bir dizi.

5) Rick and Morty

Aslında yaratıcılık ve senaryo olarak aralarındaki en aşmış dizidir belki de. Hayal gücümü, fantezilerimi, ruhumu besleyen rengarenk yaratıcılık dolu bir çizgi-dizi serisi. Kendi alanında kesinlikle bir baş yapıt ve bu seviyeye ulaşabilmek ve bunu sürdürmek bile çok büyük bir dehanın ürünü besbelli ki. Halen devam etmekte olan ve umarım bozmayacak olan güzel dizim.


Source: 1




Bir sebep söyle

Bir sebep söyle. Neden sabah erken kalkıp kendimi kapitalizmin göbeğine atayım. Karşılığında ne veriyorlar ki? Sormam gereken soru bu değil mi? Karşılık. Sistem böyle öğretiyor ama ben bunun için sormuyorum. Sabah işe gitmeden takım elbise giyip, traş olup, verdiğim emeğin binde birini bana veren bir sistem için neden o çok değerli bir günümü onlara satayım? Çünkü topluma böyle kabul görüyoruz değil mi, ailelere, aileme, arkadaşlarımıza böyle kabul görüyorum? Bunla da yetmiyor. Biraz da gösteriş lazım, araba, ev, pahalı telefonlar ve lüks mekanlarda paramı çarçur etmeliyim. Neden? Sen de bilmiyorsun değil mi… Bunu neden yaptığımıza dair en ufak bir fikrin var mı? Bunu bize yaptıran adına aşk dediğimiz duygusal karmaşa mı yoksa cinsellik dediğimiz ilkel dürtü mü? Ama o kadar sıkıcı ki. Bir hayvandan ne farkımız var gerçekten ya da taş devri bir insanından? Bütün gün iş stresiyle, müdürümle tartışıp eve gelip sorunlarımı sana anlatacağım. Yemek yiyip bi şeyler içeceğiz. Evimizin kirasını ve faturaları ödeyeceğiz. Ama sonuçta beraberiz önemli olan bu değil mi? Beraber olmamız. Hayır değil, konu asla sen değilsin. Konu belki ben olabilirim ama sen asla olamazsın.

Ben her şeyi kendim için yapıyorum. Çünkü ben de kendi ilkel dürtümü takip ediyorum. Hayatta kalmak ve daha fazlasına doyumsuz bir sırtlan gibi saldırmak. Ruhumu tatmin etmek, güzel müziklerle kulağımı, güzel dizilerle gözlerimi tatmin etmek istiyorum. Tüm enerjimi buna saklamak istiyorum, sana değil. Sana değil çünkü sen basitsin, benim gördüklerimi göremezsin. Gözlerin yeni doğmuş bir köpeğin gözleri gibi kör; bir oraya bir buraya zıplayıp durursun oyun için. Daha onlarca yıl vardır büyüyüp olgunlaşmak için. Bense yaşlı bir kurdumdur artık, kendini çoktan tatmin etmiş ve isteklerini bilen. Bu yüzden benim bir sebebim yok senin varken.

Bu yüzden sen olmasan da ben hala burdayım ve varım. Ama sen beni bıraktığın o yerde asla bulamazsın çünkü herkes sağ çıkamaz dipsiz kuyulardan, kimse dönüp bakmaz zorlu yolları aştıktan sonra geriye çünkü bilir geriye bir adım demek kendine ihanet demektir, kimse koşamaz korkunun üstüne bu derece korkusuz, sanki onu parçalayacakmış gibi. Hiçbir kan akmaz böyle deli, ilk günkü hevesle. Hiçbir bilge konuşmaz söylediklerimi. Hiç bir Mecnun göremez benim gözlerimden seni; taa içine bakan, ruhunla konuşan.

Ne sen ardımdan süzülüp dolduracaksın artık içimi ne de ben bakacağım delirmiş gözlerimle sana. Yaşamaksa, kimse ölmüyor zaten sensiz.

Source: 1